Sıçrayış Öncesi Son Hamle

Şu ana kadar okuduklarımdan anladığım, insanlığın, MÖ 12.000-10.000 arası ve MÖ 6.000-4.000 arası iki büyük sıçrayış yaşamış olduğu. MÖ 6000-4000 arası bulunanlardan Sanayi Devrimi’ne kadar geçen sürede kayda değer bir ilerleme yok.

Teknolojik olarak ilerler gibi görünsek de aslında bazı egoist gruplar bu ilerlemenin hızını kendi çıkarları doğrultusunda yavaşlatmış. Misal dünyanın güneş etrafında döndüğü bilgisinin kamusal hale gelmesi neredeyse 2 bin yıl sürmüş. Bu arada çok kelleler uçmuş maalesef.

Bundan yüzyıl önce bilim dünyasında başta Tesla olmak üzere bazı bilim insanlarının daha ucuz enerji, daha çevre dostu materyaller konusunda büyük buluşları saman altı edilmiş. Oysa bugün, o bilgilerle enerjiyi, çevreyi koruyarak çok daha ucuz üretebilirdik.

Şimdilerde konuşulan bir iddia var; güneş sisteminin belli bir eksende döndüğü ve bu dönüşün 24 bin yıl kadar sürdüğü; aynen dünyanın yaşadığı mevsimler gibi 6 bin yılda bir iklimin, manyetik alanın ve daha birçok şeyin farklı özellikler gösterdiği; bu geçişler sırasında tüm varlıkların bir nevi uyumlanma dönemi yaşayıp büyük sıçrayışlar yaşadığı.

Kimileri bu bilgilerin bir Nato ülkesi sınırları içindeki dini bir merkezde saklandığını söylüyor. O dini merkezin ise kutsalı çarpıtarak dünya yönetimini ele geçirmek isteyenlerin paravanı olduğu hep iddia edilir.

Komplo teorilerini bilemem ama gördüğüm çok açık bir şey var. Matbaa ile bilgi yaygınlaşmış ve bu büyük bir aydınlanmaya vesile olmuştu. İnternet ve yapay zeka çalışmaları bizi yepyeni bir döneme hızla hazırlıyor.

Değişime direnenler yıkıcı erilin temsilcileri ve mevcut düzenden en çok çıkar sağlayanlar. Değişimi hızlandıracak, insanlığı bir sonraki döneme taşıyacak olanlarsa kadınlar ve gençler.

Demokrasinin gerçek anlamda işlediği dünyanın en iyi yönetilen ülkelerine bakın. Hepsinde yönetim son on yılda hızla gençleşti ve kadının ağırlığı arttı. Değişime hızlı adapte olanlar büyük bir sıçrayış gerçekleştirdiğinde geride kalanları bekleyen büyük bir kaos olabilir.

Devrimler sokaklarda değil beyinlerde gerçekleşir. Sokağa çıkmadan bilgiye ulaştığımız, bir tuşa basarak kamuoyu yaratma gücümüzün olduğu bu devirde bizi durdurmak isteseler de ok yaydan çıktı bir kere. Yaptığımız sadece sıçrayışa ivme kazandırmak için geriye çekilmek. İleriye atıldığımız zaman, bunu gerçek bir çekiliş sananların yüz ifadelerini görmek için sabırsızlanıyorum 🙂

Fırtına Öncesi Sessizlik

Herkes biliyor sona gelindiğini. Artık nefesler tutulmuş bekleniyor. Bu bir yılın kapanışından çok daha büyük bir kapanış. İskambilden kule… Yıkımın suçlusu olarak da salgını bahane edecekler.

Altında kalanlar çok olacak ama biz yola devam edeceğiz. Dünyanın her yerinde değişim rüzgarları var. Kadınlar, gençler akın, akın geliyor. Bu değişime ayak uydurmuş erkekler de ön plana çıkmaya başlıyor.

Her birimizin dili, rengi, inancı, kökeni, yönelimleri çok kıymetli. Hepimiz insanlık tarihinin, canlı kanıtlarıyız. Bugüne gelmeyi başardık. Bugünden sonra da kardeş olduğumuzun bilinciyle elele, farklılıklarımızın zenginliğimiz olduğunun farkında, bizi birbirimize düşürmeye çalışanlara inat doğayı koruyarak dünya cennetinin keyfini çıkaracağız.

Son yıllarda o kadar çok kriz yaşadık ki içimize kapandık. Tüm dünyada yaşananları idrak etmekte zorlanıyoruz. Dünya çok hızlı bir değişim sürecinde. Esnek ve hızlı olanlar büyük avantaja sahip olacak. Seçim yasasını düzenleyip, milletvekili aday listeleri bir kadın, bir erkek olacak şekilde acilen seçime gitmeliyiz.

Aday listelerinde gençlere, bilim insanlarına, yeni teknolojilerden anlayanlara; tarıma, doğaya, tarihe sahip çıkanlara; sosyal sorumluluk projeleri ile elini taşın altına koymuş olanlara yer vermeliyiz.

Seçimden sonra iş başına gelen hükümet, sivil toplum kuruluşlarından da destek alarak tüm sistemi gözden geçirmeli. Gerekirse plan dahilinde yıkıp yeniden inşa etmeli.

Sistemin çökmesi ve otorite boşluğu olması en tehlikeli olan. Maalesef hazırlıksız olan ülkeler büyük kaos yaşayacak.

Biz sistemimizi kendi seçtiğimiz genç, dinamik ve içinde tecrübelilerinde olduğu yeni bir parlamento ile yeni baştan kuralım. Atatürk’ün ve ninelerimizin, dedelerimizin bize emanet ettiği bu cumhuriyeti ilelebet yaşatmak için harekete geçme zamanı geldi.

Çocuklara Dikkat

Yakın zamanlara kadar çocukları ekranlardan uzak tutmaya çalışıyorduk. Şu an ise günde ortalama altı, yedi saat online eğitim alıyorlar. Üstüne üç, dört saat arkadaşları ile görüntülü sohbet edip, oyun oynuyorlar. Hareket şansları azaldı. Yakın mesafeye uzun süre bakmaktan göz sorunlarında büyük artış var.

Esas dikkat edilmesi gerekenler ise iki, üç yaş grubu. Tam sosyalleşmeyi öğrenecekleri yaştalar. O yaşta çocuğa sahip olan annelerin koruma refleksi doğal olarak yüksek olur. Maalesef bu durum önümüzdeki yıllarda ciddi sosyal problemlere, davranış sorunlarına yol açabilir. Acil olarak çocuk gelişimi uzmanlarına tüm halka ulaşacak şekilde televizyon programları yaptırmak ve zararı azaltacak formüller üretmek durumundayız.

Aşırı dezenfektan kullanımı, bağışıklık sisteminin kendisini yeterince geliştirecek alan bulamaması… Bu salgın elbet geçecek fakat şimdiden sonrasında çıkması çok olası sorunlar için tedbir alsak iyi olur.

Mahalle Baskısı

Yapılan tüm anket sonuçlarına göre Amerikan Başkanlık seçimlerinde Biden önde. Geçmişte biz, kamu oyu araştırmalarının çok yanıltıcı olduğu bir seçim yaşamıştık. O dönem, Ak Parti’ye karşı uygulanan mahalle baskısından korkanlar Ak Parti’ye oy vereceğini söylemekten kaçınmış ve bu da anketlerin Ak Parti’nin oyunu gerçekte olduğundan düşük göstermesine sebep olmuştu.

Şu an Amerika’da tam da bizim yaşadığımıza benzer şeyler yaşanıyor. Rengini belli etmeyen Trump taraftarlarından dolayı seçimin başa baş geçeceğini tahmin ediyorum. Hangi aday kazanırsa kazansın fark az olursa zaten iyice kamplaşmış olan seçmenlerin birbirini hile ile suçlama ihtimalleri yüksek. İşin kötü tarafı aklı selim olarak nitelendirilenler bile Trump’a karşı aşırı bilenmiş durumda. Bu seçim Amerika tarihinde görülmemiş olaylara gebe. Bakalım neler olacak?

Amerika gibi dünyanın lokomotifi olan bir ülke kendi içinde ciddi bir kırılganlık yaşarsa güç dengeleri tarihte benzerine şahit olmadığımız bir hızda değişebilir. Türbülans ihtmaline karşı kemerimizi sıkı bağlayalım derim.

Kurtlar Puslu Havayı Sever

Bu blogda olmasını beklediklerimi yazıyorum. Sistemin bu kadar dayanması gerçekten beni şaşırtıyor. Tüm kolonlar sallanıyor, duvarlar patlıyor ama mevcut yapılar hala ayakta durmak için son bir gayretle direniyor ancak artık çok geç. Belki iki bin sonrası, gerçeklerle yüzleşip daha adil bir dünya için eksikleri tespit etseler ve iyileştirici adımlar atsalardı geçiş daha yumuşak olabilirdi ama artık bu tren kaçtı.

Hatırlar mısın küçükken bir oyun oynardık? Ortaya sandalyeler dizilir ve biz müzik eşliğinde dans ederek etrafında dönerdik. Sonra her turda müzik çalarken ortadan bir sandalye kaldırılır, müzik sustuğunda oturacak sandalye bulamayan elenirdi. Oyun en son iki kişi ve bir sandalye kalana kadar devam eder ve o son sandalyeye oturan galip sayılırdı.

Şu anki oyunda bir süredir müzik hiç susmadan devam ediyor. Oyuncular, devletler, şirketler dönerek dans ederken tüm sandalyeler tek tek kaldırıldı. Kimi oyuncular durumun farkında ve kendilerine oturacak başka bir yer arıyorlar, derme çatma da olsa sandalyeler yapıyorlar. Bazıları ise dansa o kadar kaptırmış ki kendini… Orkestra sustuğunda, bakalım neler olacak?

Nuh Tufanı bu sefer ekonomik ve siyasi bir kriz olarak geliyor olabilir. Ermenistan ve Azerbaycan benzeri yıllardır donmuş gibi duran çatışmalar birbiri ardına tetiklenebilir. Dünyayı yöneten kodamanlar kendi başlarının derdine düşmüşken aynı anda belki ittifaklar halinde ve birbirinden haberli çatışmalar, savaşlar silsilesine şahit olabiliriz. Bu toz dumandan faydalananlar da olacaktır muhakkak.

Atatürk’ün, 2023 yılında Türk Devletleri’nin birlik olması yönünde vasiyeti olduğu bir şehir efsanesi mi yoksa doğruluk payı var mı? Azerbaycan’ın hakkını arama zamanlamasıyla Kuzey Kıbrıs’ın kırk altı yıl sonra Maraş’ı açması tesadüf mü? Bakalım eskilerin dediği gibi kurtlar gerçekten puslu havayı sever mi?

Aç Kurtlara Dikkat

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron birkaç senedir her yerden fırlıyor. O kadar köşeye sıkışmışlar ki can havliyle saldırıyor. Macron, tarihe yüzyıllardır dünyayı sömüren bir düzenin sömürecek bir şey kalmayınca nasıl saldırganlaştığının bir sembolü olarak geçebilir.

İngiltere’nin Brexit’ten çıkmak için sene sonunu bekleyecek sabrı bile kalmamışken gerçekten önümüzdeki aylar çok acayip olacak. Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya… İlk iki çeyrekteki inanılmaz küçülmeleri devam ederse, refah ile bir arada tuttukları halkları bu duruma ne tepki gösterir?

Trump, gençlerin bağımlısı olduğu Tik Tok’u yasaklayarak neyi tetikleyebileceğinin farkında değil. Irkçılık karşıtları sokakta, aşı karşıtları sokakta. Bu curcunada bir ergenler eksik görünüyordu; onu da tamamlamaya az kaldı.

Erkeğin İhaneti

Modern insanın bugüne gelmesini sağlayan en önemli vasfı, yemeğini bölüşmesi ve kadın-erkek işbirliğiydi. Yemeğimizi artık bölüşmüyoruz ve erkeğin ihaneti sebebiyle işbirliği de en alt düzeye inmiş durumda.

Kadın, neslin devamını sağlayacak bebeği içinde büyütürken ve sonrasında emzirirken kendi kaynaklarından fedakarlık ettiği için kas gücü olarak erkeğin gerisinde kaldı. Erkeğin bu dönemde yapması gereken tek şey kadını korumak ve beslemekti. Varsa bir yaradan yoksa tabiat, erkeğe kadını ve çocuğu koruma görevini vermişti. Bir zaman geldi ki erkek, bu görevi kötüye kullandı ve kadını, çocuğuyla beraber suistimal etmeye, ezmeye başladı. Yani illa cennetten kovulma sebebi arıyorsanız bundan ala bir sebep var mıdır?

Kadının bin yıllar içinde zorla evcilleştirilmesinin izleri hala üzerimizde. “Batı modern kadını” bile üzerinde yüzlerce yıl boyunca yakılmış hemcinslerinin dumanını taşıyor. Nesillerlerce öğrenilmiş çaresizlik, kariyeri ve gücü olsa bile kadının hala bir adım ileriye atlamasını, hak ettiğini çekip almasını engelliyor.

Halbuki yerkürenin acilen biz kadınlara ihtiyacı var. Yeter artık deyip sorumluluğu üstlenmek, ülkelerin ve uluslararası kuruluşların yönetimlerinde acilen en az erkekler kadar yer almak durumundayız. Hak verilmez alınır ve biliyorum ki beş bilemediniz on yıl içinde olmaz denilen, ütopik denilen birçok şey olacak. Sistem bize olmaz algısı yüklemişti, o algıdan sıyrılmaya başladık ve dönüşüm muhteşem olacak.

Zorunlu Eğitimin Kökeni

Fransa eski başbakanlarından Jules Ferry, ülkesine zorunlu eğitimi (1882) getiren enteresan bir kişilik. Sömürgeciliğin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Ferry “hangi amaçla zorunlu eğitimi getirdi” diye düşünüyorum.

İnsan Hakları Bildirgesi’nin okunduğu Fransız Meclisi’nde, Fransız Devrimi’nden bir asır sonra, “Biz medeniyet götürüyoruz” kılıfından bahsettiği bir konuşması var. Merak ederseniz Roger Garaudy’nin Yobazlıklar kitabında bu konuşmasına tepki gösterenlere verdiği yanıtları bulabilirsiniz. Resmi Gazete’de yayınlanan tartışmaların sonunda “Açık ve net olarak demeliyiz ki, gerçekte üstün ırklar aşağı ırklar karşısında bir hakka sahiptirler” cümlesini kuran Jules Ferry, neden zorunlu eğitimin ateşli bir savunucusu ve kurucusu olabilir?

1789 Fransız Devrimi’nden, ardından gelen 1871’de Paris ayaklanması ile Paris’i iki ay ele geçirip yöneten Paris Komünü’nden korkan toprak sahipleri ve soyluların, ayrıcalıklarını korumak için eyleme geçmesi, planlar yapması çok doğal bir refleks. Dinin mutlak otoritesinin sarsıldığı bu dönemde yerine ne koymayı düşünmüş olabilirler?

Sömürgeciler, artık dinin arkasına saklanamayacaklarını anlayınca “ilkel halklara” laik ve bilimsel medeniyet sunmaya karar vermiş gibi görünüyorlar. Zaten artık sadece asker ve işçiye ihtiyaçları vardı. Halk kitlelerini ne kadar erken emir-itiat sistemine sokarsanız, beyinlerini ne kadar erken yıkamaya başlarsanız o kadar iyi. Yoksa Allah korusun düşünmeye başlarlar 🙂

Günümüzde işçi, ister vida sıksın ister CEO olsun sadece bir piyon. Onların emrinde çalışıyoruz. Çocuklarımızı onların okullarına yollamak için yarıştırıyoruz. Sırf daha yüksek maaşlı köleler olsunlar diye.

Medeniyet götürme kılıfıyla, sistemli olarak aşağı görülen memleketlerin en zeki gençlerinin nasıl kendi topraklarına yabancılaştırıldıkları, yerele karşı sistemin adamı haline getirildikleri gün gibi aşikar. Hala göremeyen varsa yakında arşivdekiler servis edilmeye, ekranlarda kanıtlarıyla tartışılmaya başlanır gibi geliyor bana.

John Taylor Gatto’nun Eğitim Bir Kitle İmha Silahı kitabında “Zorunlu eğitimde esas amaç mümkün olduğunca fazla sayıda bireyi, tehdit oluşturmayacak bir düzeyde tutmak, başkaldırı ve özgünlüğü öldürmektir” diye yazar.

Sorgulamayı seven, neden sonuç ilişkilerinin peşine takılmış, eğitimin önemine inanan biri olarak mevcut okul sistemine karşıyım. Tüm okullar çocuğu köreltmeye, içindeki yaratıcı alevi söndürmeye alet oluyorlar. Bu sistem çocuğa düşman çünkü ondan korkuyor. Onun için gittikçe daha erken yaşta, daha uzun saatler boyunca hapsetmeyi amaçlıyor. Biliyor ki güvenle bağlılık geliştiren, annesiyle ve tabiatla yeterli zaman geçiren bir çocuk öyle kolayca boyunduruk altına alınamaz.

Konu uzun. Sanayi Devrimi’yle annesinin kucağından alınıp maden ocaklarına indirilen beş yaşındaki çocuklardan başlamak gerekiyor belki de ya da daha konuşmaya bile başlamadan ekrana kilitlediğimiz çağımız bebeklerinden. Yetişkin olarak hepimiz sorumluyuz çocukların başına gelenlerden. Onları biz savunmayacaksak kim savunacak?

2020 Unutulmaz Bir Yıl Olacaksın

Geçen sene o kadar uğraştıkları halde Amerika’ya Arap Baharı’nı getirememişlerdi. Hatta bir paylaşımımı Amerikan Baharı mı Geliyor bu konuya ayırmıştım. Salgınla başlayan psikolojik ve ekonomik kırılgan ortam birilerini yeniden cesaretlendirdi anlaşılan.

Salgın nasıl çıkarsa çıkmış olsun önemli olan şu an ne olup bitiyor ona odaklanmak. Dünyanın geldiği bu noktada, geçmişte işbirliği içinde dünyayı sömürenlerin iktidar kavgasını izliyoruz. Kim bizi sömürecek çekişmesini izlemek yerine onlar birbirini yerken aradan sıyrılmamız da mümkün.

Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey, yeni dünya düzenini hep beraber kurmamız için iyi bir rol modeli olabilir mi acaba? Bill Gates gibi vakıfları aracılığıyla insanlığın geleceğini kendi aklıyla şekillendirme yoluna gitmiyor. Salgın ve ekonomik krizle mücadele için 1 milyar dolar bağışlama kararı aldı. Şimdiye kadar 49 farklı kuruma 87 milyon dolarını yolladığını yazıyor haber kanalları. 21 Mayıs tarihinde yaptığı canlı bağlantıda doğrudan ihtiyacı olan insanlara para gönderdiğini, bireylerin ihtiyaçları doğrultusunda bu parayı en doğru şekilde kullanabileceğine inandığını söylüyor. Salgından sonra odaklanacağı iki ana başlık kız çocuklarının sağlığı ve eğitimi ile evrensel temel gelir. Kişisel bilgi paylaşımın kişinin inisiyatifine bırakılması ve yakın gelecekte çözmemiz gereken sorunlarla ilgili görüşlerini linkteki yayından izleyebilirsiniz.

Bill Gates hakkında çeşitli rivayetler uzun yıllardır konuşulurdu ama hiç İtalyan Meclisi’ne bile konu olabilecek kadar ayyuka çıkmamıştı. Karar vermek zor. İyi niyetli ama Tanrı sanrısına kapılmış bir kişilik mi yoksa gerçekten üstün insan fikrinin bir neferi mi? Ebola salgını sırasında, Afrikalı kadınları rızaları ve haberleri olmadan kısırlaştıran bir vakfın kurucusuna şüpheyle yaklaşmak gerekir. Bir de onun gibi güya teknolojiyle özdeşleşmiş bir adamın Bitcoin’e bu kadar düşman olması, kara para ve uyuşturucu tacirlerinin kendilerini akladıkları yer olarak göstermesi bana tuhaf geliyor. Hem yurt içinde hem yurt dışında hesap açarken kimliğinizi kontrol eden gayet sıkı bir mekanizma var. Ayrıca para ve coin transferleri sadece kendi adınıza olan hesaplar arasında yapılabiliyor, bir başka kişiye veya kuruma yapmanız mümkün değil. Onun için söyledikleri bana bilinçli bir karalama gibi görünüyor. Bitcoin’e güvenmek Amerikan dolarına güvenmekten daha kolay benim için. Riskleri var evet ama eğer geleceği şu an büyüyen yeni nesil oluşturacaksa ve Taş Devri’ne dönmeyeceksek bir miktar alıp bir kenarda unutmak iyi fikir.

Ulus devletlere ve büyük şirketlere güven duymam şu aşamada zor. Maalesef devlet dediğimiz mekanizma bizlere hak ettiğimiz hizmeti sunmadığı gibi doğru bir şekilde de yönetilmiyor. Birlikte orman kanunlarından uzak, en baştan bize hizmet edecek bir sistem kurmamız gerek diye düşünüyorum. Bir yandan da en sağlıklısı otorite boşluğu olmadan mevcut sistemi mi yenilemek diye tereddüte düşüyorum.

Ben gene de önümüzdeki beş seneden çok umutluyum. Mevcut teknoloji ve bilginin dolaşımı, her şeyin açık kaynaklı olması felsefesi beni çok heyecanlandırıyor. Gençler ve özellikle kadınlara çok iş düşüyor bu dönemde. Eski köhne sisteme sıkı sıkıya yapışmış olanlar gelen büyük değişimlere ayak uyduramayacaklar. Şimdiden örgütlenmek, bilgi paylaşmak, hep beraber düşünmek zamanı.

Anne ve Bebek Hakları

Modern kadının gönül rahatlığıyla annelik yapmasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Çocuk gelişim uzmanları, psikologlar insanın ilk üç, beş senesinin tüm ömrünü şekillendirdiğini anlatıyor. Bizse hala çocuk da yaparım kariyer de sloganının içinde nesillerimizi harcamaya devam ediyoruz. Yüzbinlerce yıldır bu beden aynı beden ve kendini güvende hissederek sağlıklı gelişmek için öncelikle anne kucağına ihtiyacı var. Anne sütünün hem sağlık hem güvenli anne-bebek bağlanması için taşıdığı önem ortada. Bu demek değil ki kadın profesyonel olarak hiç çalışmasın. Toplum olarak, anne olmayı tercih eden kadına çocuğuna güvenle bakacağı zamanı, maddi koşulları, hak ettiği saygıyı ve kariyerine bıraktığı yerden dönme hakkını verebilmeliyiz.

Bebeğini bakıcıya bırakmak zorunda kalarak işe dönen, süt sağmak için odalara kapanan, içten içe vicdan azabı çeken ya da kariyerini bırakarak bebeğine bakarken gittikçe özgüvenini kaybeden annelerin dramı nedense açık açık konuşulmuyor.

Okuduğum tüm bilimsel kaynaklarda bebeğin ilk üç, beş senede etrafındakilere göre bir kimlik inşa ettiği yönünde. Bakıma muhtaç olduğu için hayatta kalma güdüsüyle, kendisine bakanların memnuniyetini, sevgisini, ilgisini kazanabilmek için özünden uzaklaşıp sahte bir kimlik inşa etmeye başlıyor. Şanslı çocuklar, olduğu gibi kabul edilen (cinsiyet, fiziksel veya beceriyle ilgili beklentiler olmadan) bir şarta bağlı olmadan temel bakım ve sevgi ihtiyaçları karşılananlar.

Hangi işte üç sene vereceğiniz emeğinizin karşılığı, sonraki seksen seneyi etkiliyor? Güvenle bakım alan çocuk sorgulayan, bağımsız, yaratıcı, hatadan ders almayı bilen bir birey olma şansına sahip olabilir. Bu ilgiden mahrum kalanınsa, bağımlılıklar ve bitmek bilmeyen ilgi açlıklarıyla, özden uzak olma buhranlarıyla topluma negatif yük olma ihtimali artar.

Artık bu kadar çoğalmayı kaldıramayacak bir noktadayız. Teknolojik gelişmeler çok yakın bir zaman içinde, sadece çok donanımlı yetişmiş, yaratıcılık yeteneği yüksek bireylere var olma şansı tanıyacak. Makinaların yaptığı işlere talip olmanın bir anlamı kalmadı.

Belki ilerde çoğalmak, bebek sahibi olmak izne tabi bile olabilir. Afrika’da, Batı kaynaklı vakıfların, yıllardır kadınları kendi rızaları dışında, fark ettirmeden kısırlaştırdıkları hep aklımızda olmalı. Afrika’da öyle bir yol izleyenler, genetiği değiştirilmiş tohumlarla, gıdalara, bakım ve hijyen ürünlerine kattıklarıyla 3. Dünya diye tabir ettiği ülkelere neler yapar.

Sistem gelip bize bunu zorlamadan, her doğan bebeğe hak ettiği bakımı, sevgiyi alabileceği bir ortam yaratmak elimizde. Bunun için kadın ve erkeğin toplumdaki yerini en baştan sorgulamalı, dişil ve eril enerjinin her iki cinste de dengeli halde olmasının tüm yaşantımızı şifalayacağını bilmeliyiz. Bu eril ve dişil konusunun, dar çevrelerden çıkıp çok daha yaygın bir şekilde konuşulmaya başlanacağı zamanlara geldik.

Ezilen, pasifleştirilen, biz demekten utanır hale getirilen dişil enerji, hepimizin cinsiyet gözetmeksizin hepimizin bedenlerinde. Dünyanın şu an geldiği nokta kontrolden çıkmış, açgözlüce her şey benim istediğim gibi ve benim olsun diyen, dişil enerjiyi aşağılayarak, küçümseyen eril(ben) enerjinin yarattığı bir sonuç.

Konuyu inanç açısından da ele almak mümkün. Neredeyse tüm dinler bu dünyadaki yaşamı bir sınav olarak görür. İnsanın bu sınavdan sorumlu tutulabilmesi için öncelikle iyi ve kötüye karar verebilecek bir idrak seviyesinde olması gerekir. Sizce şu an daha yürümeden ekranlara dalmaya alışmış olan, daha minicikken sınıflara hapsedilip tek tipleştirilen ve beyinleri uyuşturulan çocukların birey olabilmeleri ve bu hayat sınavından mesul olmaları mümkün mü? Dünyanın en ileri teknolojilerini üreten beyinler, neden çocuklarını doğanın içinde büyütüyor, ekrandan uzak tutuyor ve kreşe göndermiyor diye düşünmek gerekmez mi?

Bu dünyayı ancak kadın ve erkek beraber, biz bilinciyle yaşanır bir hale getirir. Handikap şu ki binlerce yıldır fikrini söylediği, iktidarlara kafa tuttuğu, yalanlarla yaşamaya direndiği için kadın aşağılandı, yakıldı, hapsedildi. Bu bin yılların öğrenilmiş çaresizliği, korkusu, dumanı hala üzerimizde ama zaman çok hızlı ilerliyor. Artık hem ekonomik olarak daha özgürüz hem daha eğitimliyiz. Yüzyıllardır sadece bir erkeğe dayanarak veya bir erkek gibi davranarak yükselebilen kadının kendi başına, sadece kendisi olarak sahneye çıkma zamanı geldi. İster evladına sahip çıkmak isteyen bir anne, ister bir girişimci, ister bir yönetici, bir bakan, bir çiftçi, bir yazar… Hangisini isterse; ne zaman isterse.