Aç Kurtlara Dikkat

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron birkaç senedir her yerden fırlıyor. O kadar köşeye sıkışmışlar ki can havliyle saldırıyor. Macron, tarihe yüzyıllardır dünyayı sömüren bir düzenin sömürecek bir şey kalmayınca nasıl saldırganlaştığının bir sembolü olarak geçebilir.

İngiltere’nin Brexit’ten çıkmak için sene sonunu bekleyecek sabrı bile kalmamışken gerçekten önümüzdeki aylar çok acayip olacak. Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya… İlk iki çeyrekteki inanılmaz küçülmeleri devam ederse, refah ile bir arada tuttukları halkları bu duruma ne tepki gösterir?

Trump, gençlerin bağımlısı olduğu Tik Tok’u yasaklayarak neyi tetikleyebileceğinin farkında değil. Irkçılık karşıtları sokakta, aşı karşıtları sokakta. Bu curcunada bir ergenler eksik görünüyordu; onu da tamamlamaya az kaldı.

Erkeğin İhaneti

Modern insanın bugüne gelmesini sağlayan en önemli vasfı, yemeğini bölüşmesi ve kadın-erkek işbirliğiydi. Yemeğimizi artık bölüşmüyoruz ve erkeğin ihaneti sebebiyle işbirliği de en alt düzeye inmiş durumda.

Kadın, neslin devamını sağlayacak bebeği içinde büyütürken ve sonrasında emzirirken kendi kaynaklarından fedakarlık ettiği için kas gücü olarak erkeğin gerisinde kaldı. Erkeğin bu dönemde yapması gereken tek şey kadını korumak ve beslemekti. Varsa bir yaradan yoksa tabiat, erkeğe kadını ve çocuğu koruma görevini vermişti. Bir zaman geldi ki erkek, bu görevi kötüye kullandı ve kadını, çocuğuyla beraber suistimal etmeye, ezmeye başladı. Yani illa cennetten kovulma sebebi arıyorsanız bundan ala bir sebep var mıdır?

Kadının bin yıllar içinde zorla evcilleştirilmesinin izleri hala üzerimizde. “Batı modern kadını” bile üzerinde yüzlerce yıl boyunca yakılmış hemcinslerinin dumanını taşıyor. Nesillerlerce öğrenilmiş çaresizlik, kariyeri ve gücü olsa bile kadının hala bir adım ileriye atlamasını, hak ettiğini çekip almasını engelliyor.

Halbuki yerkürenin acilen biz kadınlara ihtiyacı var. Yeter artık deyip sorumluluğu üstlenmek, ülkelerin ve uluslararası kuruluşların yönetimlerinde acilen en az erkekler kadar yer almak durumundayız. Hak verilmez alınır ve biliyorum ki beş bilemediniz on yıl içinde olmaz denilen, ütopik denilen birçok şey olacak. Sistem bize olmaz algısı yüklemişti, o algıdan sıyrılmaya başladık ve dönüşüm muhteşem olacak.

Zorunlu Eğitimin Kökeni

Fransa eski başbakanlarından Jules Ferry, ülkesine zorunlu eğitimi (1882) getiren enteresan bir kişilik. Sömürgeciliğin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Ferry “hangi amaçla zorunlu eğitimi getirdi” diye düşünüyorum.

İnsan Hakları Bildirgesi’nin okunduğu Fransız Meclisi’nde, Fransız Devrimi’nden bir asır sonra, “Biz medeniyet götürüyoruz” kılıfından bahsettiği bir konuşması var. Merak ederseniz Roger Garaudy’nin Yobazlıklar kitabında bu konuşmasına tepki gösterenlere verdiği yanıtları bulabilirsiniz. Resmi Gazete’de yayınlanan tartışmaların sonunda “Açık ve net olarak demeliyiz ki, gerçekte üstün ırklar aşağı ırklar karşısında bir hakka sahiptirler” cümlesini kuran Jules Ferry, neden zorunlu eğitimin ateşli bir savunucusu ve kurucusu olabilir?

1789 Fransız Devrimi’nden, ardından gelen 1871’de Paris ayaklanması ile Paris’i iki ay ele geçirip yöneten Paris Komünü’nden korkan toprak sahipleri ve soyluların, ayrıcalıklarını korumak için eyleme geçmesi, planlar yapması çok doğal bir refleks. Dinin mutlak otoritesinin sarsıldığı bu dönemde yerine ne koymayı düşünmüş olabilirler?

Sömürgeciler, artık dinin arkasına saklanamayacaklarını anlayınca “ilkel halklara” laik ve bilimsel medeniyet sunmaya karar vermiş gibi görünüyorlar. Zaten artık sadece asker ve işçiye ihtiyaçları vardı. Halk kitlelerini ne kadar erken emir-itiat sistemine sokarsanız, beyinlerini ne kadar erken yıkamaya başlarsanız o kadar iyi. Yoksa Allah korusun düşünmeye başlarlar 🙂

Günümüzde işçi, ister vida sıksın ister CEO olsun sadece bir piyon. Onların emrinde çalışıyoruz. Çocuklarımızı onların okullarına yollamak için yarıştırıyoruz. Sırf daha yüksek maaşlı köleler olsunlar diye.

Medeniyet götürme kılıfıyla, sistemli olarak aşağı görülen memleketlerin en zeki gençlerinin nasıl kendi topraklarına yabancılaştırıldıkları, yerele karşı sistemin adamı haline getirildikleri gün gibi aşikar. Hala göremeyen varsa yakında arşivdekiler servis edilmeye, ekranlarda kanıtlarıyla tartışılmaya başlanır gibi geliyor bana.

John Taylor Gatto’nun Eğitim Bir Kitle İmha Silahı kitabında “Zorunlu eğitimde esas amaç mümkün olduğunca fazla sayıda bireyi, tehdit oluşturmayacak bir düzeyde tutmak, başkaldırı ve özgünlüğü öldürmektir” diye yazar.

Sorgulamayı seven, neden sonuç ilişkilerinin peşine takılmış, eğitimin önemine inanan biri olarak mevcut okul sistemine karşıyım. Tüm okullar çocuğu köreltmeye, içindeki yaratıcı alevi söndürmeye alet oluyorlar. Bu sistem çocuğa düşman çünkü ondan korkuyor. Onun için gittikçe daha erken yaşta, daha uzun saatler boyunca hapsetmeyi amaçlıyor. Biliyor ki güvenle bağlılık geliştiren, annesiyle ve tabiatla yeterli zaman geçiren bir çocuk öyle kolayca boyunduruk altına alınamaz.

Konu uzun. Sanayi Devrimi’yle annesinin kucağından alınıp maden ocaklarına indirilen beş yaşındaki çocuklardan başlamak gerekiyor belki de ya da daha konuşmaya bile başlamadan ekrana kilitlediğimiz çağımız bebeklerinden. Yetişkin olarak hepimiz sorumluyuz çocukların başına gelenlerden. Onları biz savunmayacaksak kim savunacak?

2020 Unutulmaz Bir Yıl Olacaksın

Geçen sene o kadar uğraştıkları halde Amerika’ya Arap Baharı’nı getirememişlerdi. Hatta bir paylaşımımı Amerikan Baharı mı Geliyor bu konuya ayırmıştım. Salgınla başlayan psikolojik ve ekonomik kırılgan ortam birilerini yeniden cesaretlendirdi anlaşılan.

Salgın nasıl çıkarsa çıkmış olsun önemli olan şu an ne olup bitiyor ona odaklanmak. Dünyanın geldiği bu noktada, geçmişte işbirliği içinde dünyayı sömürenlerin iktidar kavgasını izliyoruz. Kim bizi sömürecek çekişmesini izlemek yerine onlar birbirini yerken aradan sıyrılmamız da mümkün.

Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey, yeni dünya düzenini hep beraber kurmamız için iyi bir rol modeli olabilir mi acaba? Bill Gates gibi vakıfları aracılığıyla insanlığın geleceğini kendi aklıyla şekillendirme yoluna gitmiyor. Salgın ve ekonomik krizle mücadele için 1 milyar dolar bağışlama kararı aldı. Şimdiye kadar 49 farklı kuruma 87 milyon dolarını yolladığını yazıyor haber kanalları. 21 Mayıs tarihinde yaptığı canlı bağlantıda doğrudan ihtiyacı olan insanlara para gönderdiğini, bireylerin ihtiyaçları doğrultusunda bu parayı en doğru şekilde kullanabileceğine inandığını söylüyor. Salgından sonra odaklanacağı iki ana başlık kız çocuklarının sağlığı ve eğitimi ile evrensel temel gelir. Kişisel bilgi paylaşımın kişinin inisiyatifine bırakılması ve yakın gelecekte çözmemiz gereken sorunlarla ilgili görüşlerini linkteki yayından izleyebilirsiniz.

Bill Gates hakkında çeşitli rivayetler uzun yıllardır konuşulurdu ama hiç İtalyan Meclisi’ne bile konu olabilecek kadar ayyuka çıkmamıştı. Karar vermek zor. İyi niyetli ama Tanrı sanrısına kapılmış bir kişilik mi yoksa gerçekten üstün insan fikrinin bir neferi mi? Ebola salgını sırasında, Afrikalı kadınları rızaları ve haberleri olmadan kısırlaştıran bir vakfın kurucusuna şüpheyle yaklaşmak gerekir. Bir de onun gibi güya teknolojiyle özdeşleşmiş bir adamın Bitcoin’e bu kadar düşman olması, kara para ve uyuşturucu tacirlerinin kendilerini akladıkları yer olarak göstermesi bana tuhaf geliyor. Hem yurt içinde hem yurt dışında hesap açarken kimliğinizi kontrol eden gayet sıkı bir mekanizma var. Ayrıca para ve coin transferleri sadece kendi adınıza olan hesaplar arasında yapılabiliyor, bir başka kişiye veya kuruma yapmanız mümkün değil. Onun için söyledikleri bana bilinçli bir karalama gibi görünüyor. Bitcoin’e güvenmek Amerikan dolarına güvenmekten daha kolay benim için. Riskleri var evet ama eğer geleceği şu an büyüyen yeni nesil oluşturacaksa ve Taş Devri’ne dönmeyeceksek bir miktar alıp bir kenarda unutmak iyi fikir.

Ulus devletlere ve büyük şirketlere güven duymam şu aşamada zor. Maalesef devlet dediğimiz mekanizma bizlere hak ettiğimiz hizmeti sunmadığı gibi doğru bir şekilde de yönetilmiyor. Birlikte orman kanunlarından uzak, en baştan bize hizmet edecek bir sistem kurmamız gerek diye düşünüyorum. Bir yandan da en sağlıklısı otorite boşluğu olmadan mevcut sistemi mi yenilemek diye tereddüte düşüyorum.

Ben gene de önümüzdeki beş seneden çok umutluyum. Mevcut teknoloji ve bilginin dolaşımı, her şeyin açık kaynaklı olması felsefesi beni çok heyecanlandırıyor. Gençler ve özellikle kadınlara çok iş düşüyor bu dönemde. Eski köhne sisteme sıkı sıkıya yapışmış olanlar gelen büyük değişimlere ayak uyduramayacaklar. Şimdiden örgütlenmek, bilgi paylaşmak, hep beraber düşünmek zamanı.

Anne ve Bebek Hakları

Modern kadının gönül rahatlığıyla annelik yapmasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Çocuk gelişim uzmanları, psikologlar insanın ilk üç, beş senesinin tüm ömrünü şekillendirdiğini anlatıyor. Bizse hala çocuk da yaparım kariyer de sloganının içinde nesillerimizi harcamaya devam ediyoruz. Yüzbinlerce yıldır bu beden aynı beden ve kendini güvende hissederek sağlıklı gelişmek için öncelikle anne kucağına ihtiyacı var. Anne sütünün hem sağlık hem güvenli anne-bebek bağlanması için taşıdığı önem ortada. Bu demek değil ki kadın profesyonel olarak hiç çalışmasın. Toplum olarak, anne olmayı tercih eden kadına çocuğuna güvenle bakacağı zamanı, maddi koşulları, hak ettiği saygıyı ve kariyerine bıraktığı yerden dönme hakkını verebilmeliyiz.

Bebeğini bakıcıya bırakmak zorunda kalarak işe dönen, süt sağmak için odalara kapanan, içten içe vicdan azabı çeken ya da kariyerini bırakarak bebeğine bakarken gittikçe özgüvenini kaybeden annelerin dramı nedense açık açık konuşulmuyor.

Okuduğum tüm bilimsel kaynaklarda bebeğin ilk üç, beş senede etrafındakilere göre bir kimlik inşa ettiği yönünde. Bakıma muhtaç olduğu için hayatta kalma güdüsüyle, kendisine bakanların memnuniyetini, sevgisini, ilgisini kazanabilmek için özünden uzaklaşıp sahte bir kimlik inşa etmeye başlıyor. Şanslı çocuklar, olduğu gibi kabul edilen (cinsiyet, fiziksel veya beceriyle ilgili beklentiler olmadan) bir şarta bağlı olmadan temel bakım ve sevgi ihtiyaçları karşılananlar.

Hangi işte üç sene vereceğiniz emeğinizin karşılığı, sonraki seksen seneyi etkiliyor? Güvenle bakım alan çocuk sorgulayan, bağımsız, yaratıcı, hatadan ders almayı bilen bir birey olma şansına sahip olabilir. Bu ilgiden mahrum kalanınsa, bağımlılıklar ve bitmek bilmeyen ilgi açlıklarıyla, özden uzak olma buhranlarıyla topluma negatif yük olma ihtimali artar.

Artık bu kadar çoğalmayı kaldıramayacak bir noktadayız. Teknolojik gelişmeler çok yakın bir zaman içinde, sadece çok donanımlı yetişmiş, yaratıcılık yeteneği yüksek bireylere var olma şansı tanıyacak. Makinaların yaptığı işlere talip olmanın bir anlamı kalmadı.

Belki ilerde çoğalmak, bebek sahibi olmak izne tabi bile olabilir. Afrika’da, Batı kaynaklı vakıfların, yıllardır kadınları kendi rızaları dışında, fark ettirmeden kısırlaştırdıkları hep aklımızda olmalı. Afrika’da öyle bir yol izleyenler, genetiği değiştirilmiş tohumlarla, gıdalara, bakım ve hijyen ürünlerine kattıklarıyla 3. Dünya diye tabir ettiği ülkelere neler yapar.

Sistem gelip bize bunu zorlamadan, her doğan bebeğe hak ettiği bakımı, sevgiyi alabileceği bir ortam yaratmak elimizde. Bunun için kadın ve erkeğin toplumdaki yerini en baştan sorgulamalı, dişil ve eril enerjinin her iki cinste de dengeli halde olmasının tüm yaşantımızı şifalayacağını bilmeliyiz. Bu eril ve dişil konusunun, dar çevrelerden çıkıp çok daha yaygın bir şekilde konuşulmaya başlanacağı zamanlara geldik.

Ezilen, pasifleştirilen, biz demekten utanır hale getirilen dişil enerji, hepimizin cinsiyet gözetmeksizin hepimizin bedenlerinde. Dünyanın şu an geldiği nokta kontrolden çıkmış, açgözlüce her şey benim istediğim gibi ve benim olsun diyen, dişil enerjiyi aşağılayarak, küçümseyen eril(ben) enerjinin yarattığı bir sonuç.

Konuyu inanç açısından da ele almak mümkün. Neredeyse tüm dinler bu dünyadaki yaşamı bir sınav olarak görür. İnsanın bu sınavdan sorumlu tutulabilmesi için öncelikle iyi ve kötüye karar verebilecek bir idrak seviyesinde olması gerekir. Sizce şu an daha yürümeden ekranlara dalmaya alışmış olan, daha minicikken sınıflara hapsedilip tek tipleştirilen ve beyinleri uyuşturulan çocukların birey olabilmeleri ve bu hayat sınavından mesul olmaları mümkün mü? Dünyanın en ileri teknolojilerini üreten beyinler, neden çocuklarını doğanın içinde büyütüyor, ekrandan uzak tutuyor ve kreşe göndermiyor diye düşünmek gerekmez mi?

Bu dünyayı ancak kadın ve erkek beraber, biz bilinciyle yaşanır bir hale getirir. Handikap şu ki binlerce yıldır fikrini söylediği, iktidarlara kafa tuttuğu, yalanlarla yaşamaya direndiği için kadın aşağılandı, yakıldı, hapsedildi. Bu bin yılların öğrenilmiş çaresizliği, korkusu, dumanı hala üzerimizde ama zaman çok hızlı ilerliyor. Artık hem ekonomik olarak daha özgürüz hem daha eğitimliyiz. Yüzyıllardır sadece bir erkeğe dayanarak veya bir erkek gibi davranarak yükselebilen kadının kendi başına, sadece kendisi olarak sahneye çıkma zamanı geldi. İster evladına sahip çıkmak isteyen bir anne, ister bir girişimci, ister bir yönetici, bir bakan, bir çiftçi, bir yazar… Hangisini isterse; ne zaman isterse.

Dolar Tuvalet Kağıdı Olma Yolunda

Amerika’da, haftalardır kağıt havlu ve tuvalet kağıdı bulunmazken piyasaya inanılmaz bir şekilde dolar enjekte ediliyor. Açıklanan son paket 2,2 trilyon dolar. İnsanlar canlarının derdindeyken her zamanki gibi sadece piyasaları düşünüyorlar. Yakında tuvalet kağıdı yerine paralarını kullanmaya başlarlarsa şaşırmam.

Trump, bugünkü açıklamasında bu salgından 100,000 ile 200,000 arası bir kayıpla kurtulursak başarılıyız dedi ve krizin Haziran ayına kadar süreceğini öngördü. Amerika’da işgücü piyasası için iki ay çok uzun bir süre. Vahşi kapitalizm bu değilse ne olabilir?

Geçen sene beklediğim iç karışıklığın ayak sesleri duyuluyor sanki. Salgınla beraber silah satışları %800 artış göstermiş. Mağazalar vitrinlerinin önüne barikatlar kuruyor. Eğer işsizseniz yandınız. Sigortasız bir kadına Corona tedavisinden sonra çıkarılan fatura 35,000 dolar ve işsizlik başvuruları rekor seviyelerde.

Bu salgın bittiğinde bir nevi turnusol kağıdı görevi görecek. Hangi ülkeler bu sınavdan geçebilecek bakalım? Özellikle sağlık sistemini özelleştirenlerle sosyal devlet iddiasında olanların karşılaştırılması bize gelecek için yol gösterebilir.

Bakalım dünyanın patronu, salgından sonra patronluğuna devam edebilecek mi?

Sokaklar Gençlere Kalsa

Bu salgın devam etse, sırasıyla 60, 55, 50, 45 yaş dışarı çıkamasa… Hatta 40, 35, 30… Çocuklar, gençler bizsiz diledikleri gibi dışarıda olsalar ne olurdu? İsterler miydi tekrar sokaklara dönmemizi?Yasak, dur, aman, ayıp olmadan özgürce deneyimleselerdi hayatı. Sakınmaya mı geldiler, öğrenmeye mi? Hayatla ilgili en temel bilgiler okulda mı gerçek hayatın içinde mi? Onları koruyacağız derken ipin ucu kaçtı mı?

Bizi denetim altına almak isteyenler korkutarak çoktan amaçlarına ulaştılar mı? Kendini bilmeyen, tecrübesiz, korkak, özgüvensiz bir nesli yönetmek ne kolay olur. Onlar ne grev yapabilir, ne öğrenci olayları ne protestolar gerçekleşir. Onlardan sistemi sorgulamaya cesareti olan entelektüel de çıkmaz.

Tanıdık geldi mi bilmiyorum ama benim gözümün önüne bizim nesil geliyor hemen. Netflix’de insan davranışlarını incelemek için 100 kişiyle yapılan deneyler üzerine kurgulanmış bir belgesel serisi var. İkinci bölümde 100 kişiyi yaş gruplarına göre ayırıp yarıştırıyorlar. 20’ler, 30’lar, 40’lar, 50’ler, 60’lar. Hafıza, beceri, koordinasyon, ekip çalışması… 40’lar açık ara berbat. Bir sandalyeyi koordine olup monte etmeyi dahi başaramıyorlar. Sürekli bir söylenme halindeler. Başaracaklarına inançları yok, süreçten keyif almak diye bir kavramdan uzaklar.

Denebilir ki her 40 yaşına gelen öyledir. 60’lıkları 20 sene önce görsen onlar da öyleydi denebilir. Haklılık payı olabilir ama bizim özel olarak yetiştiriliş tarzımızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Biz sonuca yönelik, yarış atı gibi yetiştirilen bir nesiliz. Anne ve babalarımızın ağır otoritesi altında büyüdük. Şimdi de çocuklarımıza bizim yarışta eksik kaldığımız noktaları tamamlamaları misyonunu yüklemeye kalkıyoruz ama temel bir sorun var. Biz anne ve babamızın otoritesine benzer bir otorite kurmadık. Onun için ki şu dönemki ergenlik problemleri çok daha farklı bir noktada ve bakalım bizi neler bekliyor.

Açıkçası yeni dünya düzenini genç ve adil zihinlerin kurmasını arzuluyorum. Yıkılan düzende kimin ayakta kalacağını, kartların karıldıktan sonra kimlere nasıl dağılacağını göreceğiz. Şu an inanılmaz bir savaşın tam ortasındayız. Dilerim bu yıkım kısa sürede sona erer ve insanlık daha paylaşımcı, daha biz duygusuyla hareket etmeyi öğrenir.

Büyük Dönüşüm Başladı

İki ay önceki yazımda sormuştum yıkım salgın, tufan, kıtlık acaba hangisiyle gelecek diye? Cevap salgın olarak geldi. Kasıtlı mı kasıtsız mı soruları havalarda uçuşuyor. Başlangıcı ne sebeple olursa olsun bizi hızla yeni bir dünya düzenine doğru götürüyor. Yeni sistem kurulurken muhtemelen mevcut düzenin büyük aktörleri arasında kıyasıya bir var olma ve ardından ayakta kalanlar arasında üstün olma mücadelesi olacak. Belki yeni oyuncular çıkacak sahneye. İzleyip göreceğiz. Paranın el değiştireceği, eski ekonominin enkaz altında kalacağı kesin görünüyor. Bu işin sonu sanki ya taş devrine dönüş ya uzay yolu.

İhtiyacımız olmayan bir tüketim çılgınlığının içine sürüklendik. Altı üstü dört duvar sahibi olmak için insanlar olmayacak borç yüklerinin altına gönüllü olarak girdi. Yeni teknolojilerle, çevreyi kirletmeden enerji üretmek mümkünken petrol için milyonlar evlerinden edilip, ülkeler iç savaşa itildi.

Birçok firmanın batışı bu salgına bağlanacak, işten çıkarmalara salgın bahane olacak. Bunlar zaten olacaktı ama şimdi rasyonalize edilmiş oldu. İnanılmaz miktarda karşılıksız basılan para miktarı yüzünden çöküş kaçınılmazdı. Bu salgın ile işin ucu olmayacak kadar kaçtı. Dünya dijital parası için en hevesli aday pek tabi ki IMF. Bakalım sahneye tam manasıyla çıkmaya hazırlanan yeni nesil kripto paraları alt edebilecek mi?

Çocuklar ihmal edildi. Şimdiki neslin ihtiyaçlarını karşılamayan bir eğitim sistemine mahkumdular. Mevcut okulların kuruluş amacı asker ve işçi yetiştirmek. Oysa artık bu makinaların, bilgisayarların işi. Bizim düşünen, sorgulayan, hayal kuran, yaratıcı bir nesle ihtiyacımız varken biz ne yaptık? Onları tek tipleştirmek için hapishane benzeri binalara kapattık, yarış atı gibi neredeyse körleştirip yarıştırmaya kalktık. Şu an bu salgın sayesinde tüm devletler online eğitime geçiyor hızla. Bakın görün çok kısa zamanda yeni sistem kurulacak.

Kadın konusu, dişil güç konusu hızla gündemimize oturacak. Sanayi devriminin en büyük faturası kadına kesilmişti. Annelik çok konuşulacak. Kadın ve erkeğin sağlıklı bir dünya için el ele vermesi gerekiyor. Eril gücün tek başına dünyayı getirdiği nokta hiç iç açıcı değil. Dişilin acilen duruma el koyması gerekiyor. Burada dişille kast ettiğim şey biz duygusu, merhamet, paylaşım, düşünerek hareket etmek.

Bu dönemde ezberler bozulacak, bütün değerler yeni baştan gözden geçirilecek ve biz daha iyi bir dünya için hep beraber çalışacağız diye umut ediyorum. Çalkantılı, büyük yıkımların olacağı bir dönem ama sonu ferah olabilir.

Sistem İçin Yolun Sonu

Dünyanın geldiği noktada tıkandığı çok açık. Duvara dayandık, gidecek milim yer kalmadı. Tüm sistemler çatırdıyor. Çok küçük bir azınlığın keyfi için milyarlar sefalet içinde. Hepimize yetecek kaynak mevcut ama güçlüler hepsi kendilerinin olsun istiyorlar.

Tüm dinlerde, mitlerde, efsanelerde yıkım tufan, kıtlık, salgın, iklim değişimi veya göktaşı şeklinde geliyor. Her seferinde kalan az sayıda canlıyla hayat devam ediyor.Bakalım bizimki ne şekilde olacak?

Sizce hatalarımızı telafi edecek zamanımız var mı? Yoksa devran döndü, geri sayım başladı mı?

Milletvekillerinin Yarısı Kadın Olmalı

Avrupa’da engizisyon mahkemeleri, beş yüz yıl boyunca on binlerce kadını yakarken aynı dönemde bizim, Anadolu Bacıları gibi bir güçlü bir kadın teşkilatımız vardı. Binlerce yıllık kökü olan bu teşkilatın Osmanlı’nın kuruluşuna destek verdikten sonra dağıldığı veya uykuya yattığı söylenir. Kim bilir belki de Kurtuluş Savaşı’nda cepheden cepheye koşturan kadınlarımızın ruhunda canlanmışlardır.      

1919’da, Türk kadınına on beş sene sonra, 5 Aralık 1934’de seçme seçilme hakkı verileceğini, toplum içindeki yeni pozisyonunu anlatsanız kim inanırdı, tepkiler ne olurdu bir düşünün. Atatürk’ün önderliğinde Türk kadını, çağına göre muazzam bir sıçrama gerçekleştirdi. Bugün bize örnek gösterilen İsviçre’den tam 37 sene önce kavuştuk biz seçme ve seçilme hakkına.

Yıl 2019. Bugün on binlerce, yüz binlerce iyi eğitilmiş vatansever kadının on beş senede yapabileceklerini düşünebiliyor musunuz? Yeter ki birlik olalım ve ne istediğimizi bilelim.

Atatürk ve devrimleri sayesinde, bir trene son anda yetişip bindik. Bugün kalkmak üzere olan hızlı bir tren, belki bir roket… Dünya bu kadar büyük bir değişimin eşiğindeyken bize alternatif olarak sunulanlardan daha iyilerine layık olduğumuzu düşünüyorum.

Eril gücün anlamsız hırsları, açgözlülüğü insanlığı zorluyor ve gezegenin her bir noktasında dişil güç ayağa kalkıyor. Bizim acilen birleşmeye ihtiyacımız var. Tüme varacak zaman geçti, tümden gelmeliyiz. TBMM’de 589 vekilin 102’si kadın. Toplumun yarısını oluşturan kadınların temsiliyet oranı %17. Ana muhalefet partisinin oranı %12. O sandalyelerin, oturmamız için centilmence çekileceğini düşünmek saflık olur. Biz, sandalyelerimize kendimiz oturup, el birliği ile bu ülkeyi layık olduğu şekilde yönetmek için mücadele etmeliyiz.

Bir şeyi kendi çıkarınıza kullanmak isterseniz işleri karmaşıklaştırırsınız. Tıpkı yasalarımızda olduğu gibi. Hakkımız olanı en kolay nasıl alırız? Milletvekili aday listelerini bir kadın, bir erkek veya bir erkek, bir kadın sıralanacak şekilde oluşturarak.

Bir sonraki seçimde listelerin “1 Erkek, 1 Kadın” olacak şekilde hazırlanması için hep beraber, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, sanatçılar her kesimi kucaklayarak kararlı ama esprili bir kampanya yaparak hem güldürsek hem düşündürsek… Mümkün olduğunca çok kişinin, bu talebin ortağı ve savunucusu olmasını sağlasak…      

Bin yılların öğrenilmiş çaresizliğini, kadın olarak sorumluluk alma konusundaki korkularımızı yenmeliyiz. Bu sadece canı pahasına bu toprakları savunmuş atalarımıza, bize muazzam bir gelecek fırsatı sunmuş olan Mustafa Kemal Atatürk’e değil çocuklarımıza, gelecek nesillerimize karşı da borcumuz. Kaybedecek vakit var mı sizce? Gelişenler ve geride kalanlar arasındaki ayrım tarihte görülmemiş ölçüde büyük olacak. Biz bunu görüyorken duruma acilen müdahale etmemiz gerekmez mi? Sorumluluk görende olduğuna göre ya şikayeti bırakıp sorumluluk alalım ya susalım ama şunu bilelim ki tarih susanları ve eyleme geçmeyenleri affetmez.