Anne ve Bebek Hakları

Modern kadının gönül rahatlığıyla annelik yapmasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Çocuk gelişim uzmanları, psikologlar insanın ilk üç, beş senesinin tüm ömrünü şekillendirdiğini anlatıyor. Bizse hala çocuk da yaparım kariyer de sloganının içinde nesillerimizi harcamaya devam ediyoruz. Yüzbinlerce yıldır bu beden aynı beden ve kendini güvende hissederek sağlıklı gelişmek için öncelikle anne kucağına ihtiyacı var. Anne sütünün hem sağlık hem güvenli anne-bebek bağlanması için taşıdığı önem ortada. Bu demek değil ki kadın profesyonel olarak hiç çalışmasın. Toplum olarak, anne olmayı tercih eden kadına çocuğuna güvenle bakacağı zamanı, maddi koşulları, hak ettiği saygıyı ve kariyerine bıraktığı yerden dönme hakkını verebilmeliyiz.

Bebeğini bakıcıya bırakmak zorunda kalarak işe dönen, süt sağmak için odalara kapanan, içten içe vicdan azabı çeken ya da kariyerini bırakarak bebeğine bakarken gittikçe özgüvenini kaybeden annelerin dramı nedense açık açık konuşulmuyor.

Okuduğum tüm bilimsel kaynaklarda bebeğin ilk üç, beş senede etrafındakilere göre bir kimlik inşa ettiği yönünde. Bakıma muhtaç olduğu için hayatta kalma güdüsüyle, kendisine bakanların memnuniyetini, sevgisini, ilgisini kazanabilmek için özünden uzaklaşıp sahte bir kimlik inşa etmeye başlıyor. Şanslı çocuklar, olduğu gibi kabul edilen (cinsiyet, fiziksel veya beceriyle ilgili beklentiler olmadan) bir şarta bağlı olmadan temel bakım ve sevgi ihtiyaçları karşılananlar.

Hangi işte üç sene vereceğiniz emeğinizin karşılığı, sonraki seksen seneyi etkiliyor? Güvenle bakım alan çocuk sorgulayan, bağımsız, yaratıcı, hatadan ders almayı bilen bir birey olma şansına sahip olabilir. Bu ilgiden mahrum kalanınsa, bağımlılıklar ve bitmek bilmeyen ilgi açlıklarıyla, özden uzak olma buhranlarıyla topluma negatif yük olma ihtimali artar.

Artık bu kadar çoğalmayı kaldıramayacak bir noktadayız. Teknolojik gelişmeler çok yakın bir zaman içinde, sadece çok donanımlı yetişmiş, yaratıcılık yeteneği yüksek bireylere var olma şansı tanıyacak. Makinaların yaptığı işlere talip olmanın bir anlamı kalmadı.

Belki ilerde çoğalmak, bebek sahibi olmak izne tabi bile olabilir. Afrika’da, Batı kaynaklı vakıfların, yıllardır kadınları kendi rızaları dışında, fark ettirmeden kısırlaştırdıkları hep aklımızda olmalı. Afrika’da öyle bir yol izleyenler, genetiği değiştirilmiş tohumlarla, gıdalara, bakım ve hijyen ürünlerine kattıklarıyla 3. Dünya diye tabir ettiği ülkelere neler yapar.

Sistem gelip bize bunu zorlamadan, her doğan bebeğe hak ettiği bakımı, sevgiyi alabileceği bir ortam yaratmak elimizde. Bunun için kadın ve erkeğin toplumdaki yerini en baştan sorgulamalı, dişil ve eril enerjinin her iki cinste de dengeli halde olmasının tüm yaşantımızı şifalayacağını bilmeliyiz. Bu eril ve dişil konusunun, dar çevrelerden çıkıp çok daha yaygın bir şekilde konuşulmaya başlanacağı zamanlara geldik.

Ezilen, pasifleştirilen, biz demekten utanır hale getirilen dişil enerji, hepimizin cinsiyet gözetmeksizin hepimizin bedenlerinde. Dünyanın şu an geldiği nokta kontrolden çıkmış, açgözlüce her şey benim istediğim gibi ve benim olsun diyen, dişil enerjiyi aşağılayarak, küçümseyen eril(ben) enerjinin yarattığı bir sonuç.

Konuyu inanç açısından da ele almak mümkün. Neredeyse tüm dinler bu dünyadaki yaşamı bir sınav olarak görür. İnsanın bu sınavdan sorumlu tutulabilmesi için öncelikle iyi ve kötüye karar verebilecek bir idrak seviyesinde olması gerekir. Sizce şu an daha yürümeden ekranlara dalmaya alışmış olan, daha minicikken sınıflara hapsedilip tek tipleştirilen ve beyinleri uyuşturulan çocukların birey olabilmeleri ve bu hayat sınavından mesul olmaları mümkün mü? Dünyanın en ileri teknolojilerini üreten beyinler, neden çocuklarını doğanın içinde büyütüyor, ekrandan uzak tutuyor ve kreşe göndermiyor diye düşünmek gerekmez mi?

Bu dünyayı ancak kadın ve erkek beraber, biz bilinciyle yaşanır bir hale getirir. Handikap şu ki binlerce yıldır fikrini söylediği, iktidarlara kafa tuttuğu, yalanlarla yaşamaya direndiği için kadın aşağılandı, yakıldı, hapsedildi. Bu bin yılların öğrenilmiş çaresizliği, korkusu, dumanı hala üzerimizde ama zaman çok hızlı ilerliyor. Artık hem ekonomik olarak daha özgürüz hem daha eğitimliyiz. Yüzyıllardır sadece bir erkeğe dayanarak veya bir erkek gibi davranarak yükselebilen kadının kendi başına, sadece kendisi olarak sahneye çıkma zamanı geldi. İster evladına sahip çıkmak isteyen bir anne, ister bir girişimci, ister bir yönetici, bir bakan, bir çiftçi, bir yazar… Hangisini isterse; ne zaman isterse.